Bir Lezzet Başkenti İstanbul
İmparatorluklara, kültürlere başkentlik yapan İstanbul, aynı zamanda lezzetlerin efendisi bir şehir oldu. İstanbul’un her yeri baş döndüren bir tat merkezi...
Dünyanın başka hiçbir şehrinde görülmemiş bir şekilde iki kıtaya
birden yayılan İstanbul’da birbirinden apayrı iki sabah aynı anda
doğuyor. Asya’da karanlık bir gündüz, Avrupa’da ise bir gelin gibi
argın ve ışıklı bir sabah. Boğaziçi’ni tepeden tırnağa bir imparatorluk
moruna boyayan erguvanlar günün ilk ışıklarını yansıtmaya
başlarken, asırlık iskelelerden beyaz vapurlar kalkıyor. İki kıtaya
yayılmış, üç imparatorluğa başşehir olmuş, yedi tepe üstüne oturmuş
büyülü İstanbul, bütün bu gizemli rakamların sadece bir kısmını yavaşça
göstermeye başlıyor.
Uzaktan Sultanahmet Meydanı görünüyor. Hemen
yanı başında bin yıllık Ayasofya düzlüğü. Geceleri büyüdüğü rivayet
edilen asırlık çınarlar ve gündüzleri küçüldüğü söylenen nazenin
ıhlamur ağaçları. Rıhtımda aynalı ve renk renk bayraklı dünya gemileri.
Sabah ilerledikçe, gerçekten de bir altın gibi parlamaya başlayan
Haliç’te görmüş geçirmiş Eyüp evleri. Koyu yeşil bir ağaçlık gölgesi
içinde Topkapı Sarayı. İstanbul hayat ve manolya kokuyor.
LEZZET SARRAFLARININ YENİ GÖZDESİ
Kısacık bir
yolculukta bile insanı baştan çıkaran İstanbul, şimdi de ‘lezzetin
başkenti’ yönüyle ortaya çıkmaya başlıyor. Çünkü dünyanın en büyük
imparatorluklarına asırlar boyu ev sahipliği yapan bu kent, olağanüstü
bir mutfak zenginliğine sahip. Doğu Roma İmparatorluğu döneminde Batı
Roma’nın dev bir kileri ve baharat deposu olan İstanbul, Osmanlı
İmparatorluğu döneminde ise dünyanın en eski mutfak kültürünün beşiği
kabul edilen Mezopotamya’nın tüm nimetlerinin zirveye taşındığı bir
şehir olmuş.
Günümüzde İstanbul artık dünya turizm
destinasyonlarında daha farklı özellikleri ile yer almaya başladı.
Turistler sadece tarihi mekânları ziyaret etmek için değil, bir dünya
kenti olan İstanbul’un toplumsal hayatına katılmaya da geliyorlar.
İstanbul’a gelen ziyaretçiler kökü binlerce yıl öncesine uzanan çok
zengin bir mutfak kültürüne ve aynı zamanda çağdaş lezzetlere
ulaşabiliyorlar. Dünyanın saygın gastronomi dergileri ile gazetelerinin
yemek eleştirmeni ve editörleri İstanbul’u ziyaret ederek, Türk
mutfağının zenginliklerini asıl doğduğu yerde inceleyip sayıları
milyonları bulan okurlarına aktarıyor. BBC, CNN ve TV5 gibi küresel
yayın yapan televizyon kanalları, İstanbul ve yemek kültürü üzerine
tanıtıcı programlar hazırlıyorlar.
BİN BİR PAZAR BİR ARADA
İster geleneksel
tatlardan hoşlanın, ister yeme içmede yeni çizgiler arayan bir maceracı
olun, İstanbul’da koskoca bir tam gün süren okkalı bir ‘lezzet
fırtınası’ yaşayabilirsiniz. Haftanın her günü kentin dört bir
köşesinde kurulan semt pazarlarını ziyaret ettiğinizde, sebze ve meyve
zenginliği gözünüzü kamaştırır. Balık hallerinde Karadeniz, Marmara,
Ege ve Akdeniz ile göllerde ve akarsularda avlanmış pek çok çeşit balık
bir aradadır.
Vardık, İstanbul’a gelen her turistin mutlaka uğradığı
Mısır Çarşısı’na. Yüzlerce yıldır her kesimden insanın bir lezzet
mabedi olmuş Mısır Çarşısı’nda göreceğiniz baharat, lokum ve
kuruyemişin çeşitliliği karşısında gözlerinize inanamazsınız.
Alışverişinizi bitirdikten sonra çarşının çevresindeki restoran ve
kafelerde inanılmaz lezzetlerin keşfine çıkabilirsiniz. Tarihi
eserlerin ve pek çok müzenin bulunduğu sur içinde de Türk mutfağını
tanımak için önemli fırsatlar yakalayabilirsiniz.
LEZZETİN PEŞİNDE GEZİ ROTALARI
Böyle bir program
İstanbul’un Asya yakasında bulunan Üsküdar Çarşısı’nda da daha farklı
olarak düzenlenebilir. Avrupa yakasındaysanız eğer, şehir hatları
vapurlarından birine atlayıp taze demlenmiş çay eşliğinde gevrek bir
simit, poğaça ya da açma ile yapacağınız hafif kahvaltının ardından
Üsküdar’da tarihin derinliklerine batıp çıkabilirsiniz. Sonra da, çarşı
içindeki esnaf lokantalarından birinde, bundan böyle herkese
ballandırarak anlatacağınız bir Türk yemeği tadabilirsiniz. Siz
bakmayın bunların ‘esnaf lokantası’ diye mütevazı bir ad taşıdıklarına.
Onlar aslında lezzet alanında dünyanın en tanınmış restoranlarıyla
rahatça yarışırlar. Burada yiyeceğiniz bir ‘kadınbudu’ köfte ile bir
‘hünkarbeğendi’nin adını ve tadını unutamazsınız.
Ama özel tatlılar
için biraz zaman geçmesini bekleyin. Sonra da Kanlıca tepelerine
tırmanın ve semte özgü ballı ya da pudraşekerli yoğurdu yiyin. Oradan,
rahmetli Çelik Gülersoy’un İstanbullulara bıraktığı en güzel
armağanlardan biri olan Çamlıca’ya geçin. Hafifçe kızıllaşan güneş,
Marmara’da uyumak üzere batmaya hazırlanırken bir çay için ve karşıdaki
Galata Kulesi’nin camlarında yansıyan ışıklara bakın. Aşağıda Salacak
sahillerinde ince uzun bir genç kız gibi dikilen Kızkulesi ile bu
bıçkın Galata Kulesi arasında asırlardır hiç azalmadan süren umutsuz
aşkı düşünün.
Bir başka lezzet gezisi de gündüz Beyoğlu
Balıkpazarı’nda yapılabilir. Nevizade Sokağı’nda balıkların ve
mezelerin tadına baktıktan sonra Eyüp’e geçer ve orada Piyer Loti
Tepesi’nden bambaşka bir İstanbul seyredebilirsiniz. Yine utların mahur
besteler çaldığı bir İstanbul gündüzünde, Marmara’nın mavi sularında
çok aşık gezdirmiş vapurlarından biriyle, sağlı sollu bir Boğaz turu
yapıp, Anadoluhisarı’nda iner ve deniz görür cihannümalı bir lokantada
daha o sabah tutulmuş bir balık yiyebilirsiniz.
Hayranlarının “bir
taşını bile dünya mülkü ile değiştirmeye yanaşmadıkları” bu şehrin en
ucuz ve mütevazı lokantaları ile en şık ve pahalı yerlerine gitmek
sizin imkanlarınıza kalmıştır. Ama hepsinde de damak zevkinizin tatmin
olacağını bilin. Bir de şunu unutmayın lütfen, bu uzun geceyi
noktalarken sabaha karşı mutlaka bir işkembe çorbası içmek gerekir.
Merak etmeyin, zaten hiçbir zaman uyumayan İstanbul’da işkembeciler her
saat açıktır ve ayrıca ‘nöbetçi işkembeciler’ de vardır.
Bizanslılar da, Osmanlılar da binlerce yıl uzun ve zevkli geceleri hep işkembe çorbası içerek noktalamışlar. Bir bildikleri vardı herhalde değil mi?
