Hierapolis
Kalker ve sudan oluşan bir zeminde kurulu Hierapolis, bugün olduğu gibi, antik dönemde de şifa verici sularıyla tanınıyordu.
Batı Anadolu’nun en ünlü antik kentlerinden biri olan Hierapolis,
ismiyle müsemma bir kent. Kentin adının kökeniyle ilgili iki yaygın
görüş var aslında. Çok sağlam temellere dayanmayan birinci görüş,
Hierapolis’te çok sayıda tapınak bulunduğundan, ‘kutsal kent’ anlamına
gelen bu ismin seçildiği yönünde. Çok daha yaygın olarak kabul gören
diğer görüş ise Hierapolis isminin Pergamon kral soyunun atası olan
Telephos’un eşi Hiera’dan türetildiği. Aslında iki görüş de yakışıyor
Hierapolis’e; hem ‘kutsal bir kent’ olarak anılmak, hem de antik çağın
en önemli kadınlarından birinin adına sahip olmak.
Denizli’nin 17
kilometre kuzeyinde, Pamukkale yakınlarındaki Hierapolis, Pergamon
kralı II. Eumenes tarafından MÖ 2. yüzyılda kurulmuş. Kentin tarihi
hakkında elde pek fazla bilgi yok. Bunun en önemli sebebi, geçirdiği
çok sayıda şiddetli deprem. Her seferinde Hierapolis’i neredeyse yerle
bir ederek yeni baştan kurulmasına sebep olan depremler zinciri, kentin
tarihini, toplumunu ve yaşam kültürünü derinden sallayarak onu gerçek
ve kalıcı bir yıkıma sürüklüyordu. Ama Hierapolis halkı en azından bir
süre pes etmedi ve kentlerinin bütün taşlarını her depremden sonra tek
tek ayağa kaldırdı. Bugün dahi, yaklaşık olarak MÖ 500 yıllarında
Miletos’ta doğan antik çağın ünlü kent plancısı Hippodamos’un adıyla
anılan ızgara planının uygulandığı Hierapolis sokakları, son derece
düzenli ve kullanışlı yaşam alanları sağlıyordu sakinlerine.

Roma
İmparatoru Neron döneminde (MS 60) gerçekleşen büyük depreme kadar
Helenistik özelliklerini koruyan kent, o dönemden sonra tamamen Roma
ilkelerine bağlı kalınarak yeniden inşa edildi ve geçmişte sahip olduğu
özellikleri yitirdi. Ancak bu, Hierapolis’in önemini kaybetmeye
başladığı anlamına gelmiyor. Edindiği Roma kimliğiyle ve daha
sonrasında bir Bizans kenti olarak da, dönemin zengin ve önemli
kentlerinden biri oldu hep.
‘PLANLANMIŞ’ BİR ŞEHİR
Hierapolis,
kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanan ana caddeyle ikiye
bölünüyordu. İki yanında sütunlu galeriler ve önemli kamu binalarının
sıralandığı, yaklaşık 1 kilometre uzunluğundaki caddenin iki ucunda
anıtsal giriş kapıları bulunuyor: Kuzeyde, üzerinde İmparator
Domitianus’a ithaf edilen Latince bir yazıt bulunan Domitianus Kapısı;
güneyde ise MS 5. yüzyıla tarihlenen Güney Bizans Kapısı. Ancak ana
cadde kentin tam merkezinden geçtiği halde, Bizans devrinde inşa
edilmiş olan kent surlarının dışında kalıyor. Büyük traverten
bloklardan örülmüş surlar, 24 adet kare planlı kuleyle destekleniyordu.
Dik açıyla birbirini kesen sokaklar, kentin ortasındaki dikdörtgen
planlı agoraya, İon sütunlarıyla bezeli stoaya, bazilikaya, kamu
binalarına, kent halkının konut olarak kullandığı küçüklü büyüklü
evlere açılıyordu.
MS 60 yılındaki büyük depremden sonra tamamen
Roma üslubuna sadık kalınarak inşa edilen, Hierapolis’in
kuzeydoğusundaki tepenin yamacına yerleştirilmiş tiyatro, yaklaşık 25
bin kişilikti. Mitolojik sahneler ve heykellerle bezeli skene’si (sahne
binası) hem yapıya daha etkileyici bir görünüm kazandırıyor, hem de
tanrı Dionysos’u memnun etme amacına hizmet ediyordu.
BUHAR CENNETİ
Hierapolis, Pamukkale’nin
travertenlerini oluşturan sıcak yeraltı suları ve kalker tabakaları
yönünden zengin bir kent. Kentte bu kadar çok hamam olmasının sebebi de
bu. Şifalı oldukları antik çağdan beri bilinen bu sular, antik
Hierapolis’in önemli bir sağlık merkezi olmasını sağlamıştı. MS II.
yüzyıla tarihlenen büyük hamam, kent yaşamının kalbinin attığı yerdi.
Diğer bölgelerden şifa bulmak için buraya gelenlerin yanı sıra,
Hierapolis halkı da sahip oldukları zenginliğin değerini biliyor ve
buldukları her fırsatta kentlerinin şifalı sularıyla ruhlarını ve
bedenlerini arındırıyorlardı. Kentte bulunan irili ufaklı çok sayıda
hamam, gün boyunca sürekli konuk ağırlar, Hierapolis’in ününe ün
katardı. Dinlenme, spor ve eğitime ayrılmış bölümleriyle büyük bir
yapılar kompleksi halindeki büyük hamamın bir bölümü, günümüzde
Hierapolis Müzesi olarak kullanılıyor.
KUTSAL KENT
Hierapolis, her dönemde dinsel
kimliğiyle öne çıkan bir kentti. Antik dönemde bu kimlik tanrı
Apollon’la kişileştirilmişti. Temelleri Geç Helenistik döneme
tarihlendirilen ancak bugün görülebilen kalıntıları MS 3. yüzyıla ait
olan Apollon Tapınağı, eski ve dini bir mağara olarak bilinen
Plutonion’un hemen yanına kurulmuştu. Karbondioksit gazının yeryüzüne
çıktığı doğal bir oluşum üzerine kurulmuş olan Plutoneion, kentin
rahiplerine mucizeler gerçekleştirme olanağı verdiği için kutsal bir
yer olarak kabul ediliyordu. Tapınağın kuzeybatısında, kentte çok
sayıda inşa edilmiş olan Nympheum’lardan (anıtsal çeşme binası) biri
bulunuyor. MS 2. yüzyılda yapılmış heykel ve kabartmalarla bezeli yapı,
MS 5. yüzyılda kapsamlı bir onarım geçirmiş. Tabanı su olan, neredeyse
her boşluktan su, hem de şifalı su fışkıran bir kente yakışırcasına,
antik çağın en büyük Nympheumlarından biri Hierapolis’te inşa edilmiş.
Antik
dönemde Apollon’un simgelediği kutsallık, Bizans devrinde Aziz
Filippus’un ismini alacaktı. Hıristiyanlığın gelişiyle birlikte
Metropol unvanını alan kentte çok sayıda kilise inşa edilmiş,
piskoposlar şehre sık sık gelmeye başlamıştı. Kentin kutsallığı,
İsa’nın 12 havarisinden biri olan Aziz Filippus’un MS 80 yılında
Hıristiyanlığı yaymak amacıyla kente geldiğinde, martyr (şehit)
edilmesinden kaynaklanır. Onun anısına MS 5. yüzyılda inşa edilen St.
Philip Martyriumu, şehrin kuzeydoğusundaki yamacın üzerinde yer alıyor.
Bir
antik kentte, diğer tüm yapı ve bölümlerden ayrı tutulması gereken bir
bölüm vardır: Nekropolis. Kentin yaşayan tarihine ait tüm kalıntıların
aksine, bir ölüler kenti olan nekropolis, o yerleşmenin ölülerine
bakışının da bir göstergesidir. Helenistik ve Bizans devirlerine
tarihlenen Hierapolis nekropolisi, çok geniş bir alana yayılıyor.
Genellikle alışılmışın aksine, belli bir mezar tipi yok burada.
Lahitler, anıt mezarlar, steller, ev tipi mezarlar, toprak kubbeli
tümülüsler... Bunların çok sayıda bezemeli ve bezemesiz örnekleri...
Hierapolis mezarlarının neden bu kadar geniş bir çeşitlilik gösterdiği
bilinmez, ama alanın büyüklüğü ve çeşitliliği Hierapolis’in ne kadar
kalabalık bir kent olduğunu, ne kadar değişik türde insanı bir arada
barındırdığını ve gelir seviyesinin ne kadar farklı düzeylerde olduğunu
gösteriyor. İnsanlar kendi inançlarına, gelir seviyelerine ve
beğenilerine uygun olarak seçtikleri mezar ve gömü yöntemiyle
sevdiklerini sonsuzluğa ve diğer yaşamda ölümsüzlüğe uğurlarken, o
mezarları gerçekten de ölümsüz kıldıklarını tahmin ediyorlar mıydı
acaba?
