fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

türkiye ve tatil

Anadolu gecmis uygarliklari sergileyen dogal bir müzedir

Macka

Maçka’da yeşilin kaç tonu vardır kim bilir? Çayırda başka, eğreltiotunda başka, mısır yaprağında başka, çam ağaçlarında bambaşka...

“Bizi yukarılara, gitgide yukarılara çıkaran yol bir türlü bitmek bilmiyordu. Sık ağaçların arasından tepeye tırmanıyorduk. İnce bir yağmur boşlukta asılı kalmış gibiydi. Tırmandıkça, yeşil bir elbiseden sarkan beyaz püsküller gibi yamaçlardan inip vadideki nehre karışan çağlayanların sesi daha az duyuluyordu. Bacak kaslarımızın yakınmaya başladığı bir anda, yeşil yaprakların aralandığı yerden manastırı gördük. Benim gördüğüm, bir manastır değil, taşta uyuyan bir düş, bir kaya ütopyası idi. Manastıra çıktığımda, şaşkınlığımın kanatlı atları gökyüzünün griliğine dağılıyordu. Kayaların karnına gömülmüş manastır kalıntıları, derin bir uçuruma bakıyordu. Yukarılardan, kayaların arasından manastırın içine sular damlıyor, değişik dinlerden insanlar ayazmadan su içip dilek diliyorlardı. Fresklerin bir bölümü, yıllar önce pasta gibi kesilip kim bilir nereye kaçırılmıştı.”


Yirmi beş yıl önce, Maçka’da Sumela Manastırı’nı ilk görüşümde günlüğüme böyle yazmıştım. Tarsicio Succi da Verica’nın ‘Bulutlardaki Manastır’ olarak adlandırdığı Sumela Manastırı’nın ilk bölümlerinin Bizans İmparatoru Justiniaus tarafından yaptırıldığı söylense de elde kesin bir bilgi yok. Ama, 1340’da Trabzon İmparatoru Alexios Komnenos taç giyme törenini kayalara bir taç gibi yerleştirilmiş bu yapıda düzenlemiş; hatta büyük güneş tutulmasını da buradan izlemişti. Sumela Manastırı’nın geçmişinin gizemli öykülerle dolu oluşu, onu bulunduğu yer kadar çekici kılar. Manastırda bulunan ve İncil yazarı Loukas’ın yaptığına inanılan Meryem Ana ikonasının Atina’ya kaçırılışından Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’i bozguna uğrattıktan sonra manastıra armağan ettiği altın şamdanın akıbetine kadar birçok olay dilden dile dolaşır. Ve bütün bunların ötesinde, bugün “Türkiye’yi yurtdışında tanıtan on turistik fotoğraf seçin” deseler, onlardan biri mutlaka Sumela Manastırı’nınki olur.
Maçka’da iki ünlü manastır kalıntısı daha var: Kiremitli Köyü’ndeki Vazelon ve Şimşirli Köyü’ndeki Kuştul... İki manastır da vadilerin içinden geçen yollarla ve bu yolları gizleyen ağaçlarla buluşur. Özellikle Kuştul Manastırı’na giden ve derelerle, taş köprülerle süslenen yol hem yürüyüşçüler, hem de doğaseverler için bir armağandır.

Sümela Manastiri

YEŞİLDEN BİR NAZARLIK

Sumela Manastırı’nın ünü, Trabzon’a 30 kilometre uzaklıktaki Maçka’nın adının ötesine geçmiştir. Oysa, Maçka yalnızca Doğu Karadeniz’in değil, Türkiye’nin yeşil nazarlıklarından biridir. Doğa öylesine cömert davranmıştır ki Maçka’ya, yollarda sisin içine daldığınızda, “Kim bilir ne güzellikler vardı geçtiğim şu yollarda da ben göremedim...” diye hayıflanırsınız. Ama sise kızmayın ne olur, o ormanların ve yaylaların arkadaşıdır.
1600 rakımlı Şomla Yaylası’nda yeni sağılmış sütün kaymağına ekmeğimizi banarken muhtarın söylediklerini anımsıyorum: “Ekime doğru, buraya kar inmeye başlar. Kar tanelerini rüzgâr kattı mı önüne, beyaz çiviler gibi inerler yere. Ben de pencereden seyretmeye doyamam manzarayı. Bir de, şu karşıki ormandaki ağaçlar rüzgârda öyle bir ses çıkarırlar ki yalnız o ses için bile gelinir buraya…” Ben de ekliyorum, Maçka’ya bin bir ses için gelinir. Yağmurun sesi için... Kemençenin, bardağa dökülen ayranın sesi için... ‘Kuymak’ın ateşteki cızırtısı, yolda verilen selam için bile gelinir.
Bir delikanlı odun keserken kız kardeşi inekleri önüne katmış, otlatmaya götürür. Yaprakların üzerinde çiğ taneleri güneş vurunca elmas gibi parıldar. Zifin çiçeklerinin sarışınlığı gözünüzü alır. Sis, pembe çiçeklerin yukarısında yayla evlerinin pencerelerine kadar yanaşıp içeri bakar. Niye ki? Ne zoru var dersiniz? Uzun ve eğik ağzından ‘sis’ çıkardığı söylenen ‘çaydanlık’ adında bir yaratığı arar! Bu ‘çaydanlık’ denen şey, altında ateş yandığında, ‘fokur fokur’ diye de şarkı söylüyormuş! Onu bulduğunda çevresini şöyle bir sarıp anlamaya çalışacaktır; akrabası mı, yoksa değil mi diye!

TEMMUZ AYI, ŞENLİK AYI
Adları bazen yayladan yaylaya bile değişen düğünçiçekleri, çiğdemler, peygamberçiçekleri, beyaz ormangülleri, orkideler, hasekiküpeleri, yüksükotları ve çuhaçiçekleri yaylaları şenlendirir. Lapazan, Kulin Dağı, Maura, Kiraz, Çakırgöl, Şolma ve Lişer’le birlikte bu yaylaların en ünlüleridir. Mayıs ayında yaylalara çiğdemler yağar. Temmuz ayı şenlik ayıdır, yayladan yaylaya kemençenin ve horon tepenlerin sesleri akar dereler gibi.
“Yaz başlarında koyunların, sığırların, çoluk çocuğun çıktığı yeşil dağ başı düzlükleridir bizim yörenin diliyle yayla. Bir başlamaya görsün sıcaklar, koyunlar yoşalanır; sığırlar, buzağılar çıngıraklanır; keçiler, tekeler kelek takınır, donanır düşer yayla yollarına. Gençler, kızlar alından, yeşilinden giysilere bürünür, yaşlılar kınalar sürünür” diye yazar İsmet Zeki Eyüboğlu ‘Maçka’ kitabında.

Maçka’da ister Ziganalar’a doğru vurun, Hamsiköy’de sütlacınızı kaşıklayın; ister yayla yollarında nefesinizi açın. Maçkalıların ‘gomar’ dediği mor renkli ormangüllerine doğru eğilin ve yapraklarının ucuna sizden önce yaylaya uğrayan yağmurun bıraktığı damlaya bakın. Dikkatli bakarsanız, o küçük sudan kürenin üzerinde dağların, ormanların, yayla evlerinin yansıdığını görür, “Doğa, Maçka’da dünyayı bir damlaya sığdırmış!” diye düşünürsünüz. O sırada bahçesinde çamaşır asan kızın türküsü gelecektir kulağınıza: “Maçka’nın yolu taşluk / Fena şeydir sevdaluk / Sen çiçek ben yaprağu / Hangi dallara açtuk”... İşte o zaman ben, babası Maçka’da, Galyan Vadisi’ne bakan Konaklar Köyü’nde, Tahsildar Şükrü Efendi Konağı’nda doğan ve çocukluğunun mutlu günleri aynı konağın bahçesinde geçen bir şairin, Sunay Akın’ın ‘Pencere’ adlı şiirini anımsar ve bu yazının kapısını da onun dizeleriyle kapatırım: “Kokusu mahalleye yayılsın / diye yaptığı yemeklerin / akşamüstleri / açık tutar penceresini yeni gelin”.

kaynak:Thy-Skylife

 

İlgili yazılar